Deliliğinle Tanıştın mı?

Bazı kitaplar bir ötekinin hikâyesi olarak başlar fakat sayfalar ilerledikçe insan kendi sesini de duyar.

Kerem Fırtına’nın ‘En Yakın Arkadaşım Bir Deli’ ve ‘En Yakın Arkadaşım Daha Deli Daha Öfkeli’ isimli kitapları: bir anlatıcının iç dünyasında şekillenen, zaman zaman sertleşen ama her zaman samimi kalan bir yüzleşmenin izini sürüyor.

Bu iki kitap, yalnızca bireysel bir hikâye değil; aynı zamanda bastırılmış acıların, kuşaklar arası travmaların ve toplumla kurulan çatışmalı ilişkinin içsel yansımaları.

Bu yazı, kitapların içeriğini bir karakter ya da kişilik analizi üzerinden değil; metinlerde açılan psikolojik, toplumsal ve varoluşsal temalar üzerinden ele alan bir okuma denemesidir. Ama belki de her şeyden çok bir davettir: İçindeki “deli”yle bir an durup konuşmaya cesaret edebilmen için.

Kendi kendini ifşa, ötekine bir şey bırakmamış. 

Kendine bakabilme cesaretine başka bir isim konulmuş ama olsun, ben bunu da çok sevdim.

İnsanın kitap kapağına bakınca anlık bir ön yargıyla kişisel gelişim ya da her an yemek tarifini influencer tadında verecek bir içeriği var sanıyor. Sanıyorum demedim, genelleştirdim ki şu an burada yalnız olmamaya ihtiyacım var 🙂

Tabii acının en sert halinin şeffaf verilme halini tadamayınca, böyle bir önyargının olabilmesi de kaçınılmaz.

Ama bu iki kitap, yalnızca bir önyargıyı kırmakla kalmıyor; okuyanı içindeki “deliyle” tanıştırıyor. Ve o deliyle yalnız kalmak, onunla konuşabilmek, bazen de sadece onu duymaya cesaret edebilmek… 

Delilikse; ee hiçbirimiz bir günde delirmedik.

Kitabın 80’li yıllarının çatışmacı; kötü muamele ve işkence yaşatılan zamanlarından izler gördükçe; 90’lı yıllarının çatışmalı yıllarına götürdü beni. 

  • Ee sen zaten 90’larda doğmadın mı, nasıl hatırlıyorsun şaşkın?
  • Doğdum doğdum da biz de deriniz yani anlatılanı hatırlıyorum.

Kitapta ne yazıyor kalk oku bir zahmet diyecek kadar ısrarcı teşvik edişim sırf ‘sen kundaklı bebekken, seni çatışmadan amcan kurtardı’ söylemini yaşadığım kadar sen de olanları uzaktan şahitlik et diyedir.

Deli Kiminle Konuşuyor?

En Yakın Arkadaşım Bir Deli – Bastırılmış Benliğin Konuşması

Bastırılmış kimliklerimizin ve çocukluk döneminden taşınan kırılmalarımızın bir iç sesle yüzeye çıkışını seyrederiz bazen. 

Azıcık Freud’un diliyle konuşursam; bizler id ve ego’ya hükmetmeye çalışırken, süperego da sürekli “normal”i fısıldar kulağa. Fakat kitap, bu iç sesi sansürlemeden aktarır. Ne oldu süper ego yamuldun bakıyorum 🙂 Ee bu cesur alan, bir okuyucu olan beni de kendi iç sesimi duymaya yönlendirdi. Kaçırır mıyım, ne sandın? 🙂 Yönlendirmekle de kalmadı, geldi oturdu kucağıma kerata 🙂

“Satırları okurken hem hikayedeki öznesin, hem de eş zamanlı olarak kendi hikayendeki özne.”

Bu satırın hissi, Freud’un “tekinsiz” (unheimlich) kavramına benziyor; tanıdık ama rahatsız edici olanla karşı karşıya kalmak.

Daha Deli Daha Öfkeli – Deliliğin Sahiplenilişi

İkinci kitapta artık deli bastırılmıyor, susturulmuyor. Onunla birlikte yaşanıyor. Öfke artık korkutucu değil, bir pusula. Heidegger’in otantik varoluşu burada görünür: Kendiyle sahici bir karşılaşma.

Bu metin, yalnızca içsel bir isyan değil, bir tür içsel devrim.

Mekan – Çiçekçi Semtine Gitmek

Kitapta yer alan çiçekçi semtinden söz ediyorum.

Evet kitapları bitirdiğim gibi semte selam vermeye gittim. Bence o beni duydu.

Metnin geçtiği mekâna gitmek, anlatılanın ruhuyla bütünleşmenin somut bir karşılığı. Bu da “yeniden sahneleme” (reenactment) kavramıyla örtüşür: Psikolojik olarak içsel bir sahneyi dışarıda yeniden kurma ihtiyacı. Ve süssüz cümlelerle işin özü, vedalaşma ihtiyacım.

Bireysel ve Toplumsal Katmanlar

Bu iki kitap yalnızca iç dünyamızı değil, toplumla kurduğumuz çatışmalı ilişkiyi de görünür kılıyor. “Normal”in tanımını kim yapar? Delilik kime göre?

Coğrafyanın ve içerisinde yaşatılanların üzerimizde bıraktığı ağırlıkla, içimizdeki seslerin özgürleşemeyişi arasında sıkışan benliklerimiz bu metinlerde hayat buluyor.

Coğrafyanın ve içerisinde yaşatılanların tüm çıplaklığıyla kendisini ele verdiği ve belki bize teslim ettiği ama bunu inkâr ettiği zamanlardan, herkesi terk etsek de herkes tarafından terk edilsek de; azad olmadığımız iç sesimize değin…

Kapanış: Delilik Bir Kusur Değil, Hikâyenin Kendisidir.

İnsanın sıradanlığının yasını tutabilmesi makbuldür.

Bu satır, Kerem Fırtına’nın yazdıklarıyla ve kurduğum bağla bağla bütünleşiyor. Burada bir kelimeyi yanlışlık iki defa yazmışım ama zaten kitaptan yeni çıktım, oraya bir ipucu olarak kalsın. Silmeyeceğim mükerrer kelimeyi. 

Son olarak aforizma tadında bir kamyon arkası yazısı bırakıyorum: ‘Hepimizin içinde bir “deli” var ve o deli aslında bizi özgürleştirebilir. Yeter ki dinlemeye cesaret edelim.’

Son Not

Bu yazıyı okuyan her iç sesin kendine bir köşe bulmasını diliyorum. Belki bir satırların aralarında, belki de kendi hikayesinin tam ortasında, belki de kaybolmuştur bulunur bir yerlerde ama en çok da kendi içinde.

Bitti. Tarih, sayı vs. vermeyeceğim. Kitapta bolca var, iyi okumalar.

Ebru.

Yorum Yapın