Aynı Sınıfa Giren Çocuklar Aynı Yerden Başlamıyor

Tuğba, henüz 6 yaşındaydı. Yaz boyunca annesine, okulların ne zaman açılacağını ve açılmasına kaç gün kaldığını heyecanla, biraz da korkuyla sorup durmuştu. Sonunda beklediği hafta geldi.

Tuğba’nın heyecanla beklediği bu hafta için annesiyle babası da aylar, belki de yıllar boyunca hazırlık yapmıştı. Ancak kayıt için gittikleri devlet okulunda, kayıt sırasında ellerine tutuşturulan “alınması gerekenler listesi”ne hazırlıklı değillerdi. Tuvalet kâğıdından etkinlik malzemelerine, ödevlerde kullanılacak kâğıtlara kadar uzanan uzun bir liste vardı.

Bu beklenmedik masraf, belki bin, belki iki bin lira, Tuğba’ya söz verdikleri hafta sonu Maltepe sahili pikniğinin iptal olmasına neden oldu.

“İstanbul’daki bir devlet okulunda kayıt yaptırmak isteyen velilerden son 6 aylık elektrik, su ve doğal gaz faturalarının yanı sıra çeşitli kırtasiye ve hijyen ürünleri istendiği öne sürüldü. Listede pil için marka belirtilmesi de dikkat çekti.”

T24’ten alıntıladığım bu haber, ne yazık ki ülkemizde son yıllarda giderek yaygınlaşan ve kanıksanan bir durumun örneklerinden biri. Anayasa gereği eğitim bir haktır ve devlet okullarında parasızdır. Ancak çeşitli yollarla velilerin okullara maddi katkı sunmasının beklenmesi, bu ilkeyle ciddi bir çelişki yaratmaktadır.

Eğitimde fırsat eşitliği ilkesinin zedelenmesinin yanı sıra, velilerin okul ihtiyaçlarını karşılamaya ilişkin maddi yükün altına itilmesi, aile içindeki ekonomik stresi ve eğitim sürecinin ilerleyen aşamalarında karşılaşılabilecek maddi yükümlülüklere ilişkin kaygıyı da artırabilir.

Tuğba, annesinden o hafta piknik için ayırdıkları bütçenin okul masraflarına gittiğini öğrendi. Bu nedenle, haftalardır heyecanla beklediği Maltepe sahilindeki piknik planı değişmişti. Sahil, evlerinden en az iki vesayet uzaktaydı; artık oraya gitmek yerine evlerine çok daha yakın, etrafı beton yollar ve beton binalarla çevrili bir parkta vakit geçireceklerdi.

Tuğba bu değişikliğe çok üzülmüş, hatta sinirlenmişti. Haftalardır beklediği piknik planının değişmesini hiç istemiyordu.

Ama annesiyle babasının yüzündeki çaresizliği görüyordu.

Onlara kızamıyordu.

Anne ve babasının bu çaresizliğini hissettikçe kendi öfkesine de kızmaya başladı. İçinden, “Böyle bir şeye kızmak şımarıklık,” diye geçirdi. Çünkü annesinin ve babasının elinden geleni yaptığını biliyordu. Onların da Maltepe sahiline gitmek istediğini, fakat bu kez başka bir şeyden vazgeçmeleri gerektiğini anlamıştı.

Tuğba henüz altı yaşındaydı.

Ancak çevresindeki yetişkinlerin duygularını anlamakta epey yetenekliydi.

Aslında yalnızca Tuğba da değildi. Yaşadığı mahalleden benzer sosyo-ekonomik sınıfta aileleri olan yaşıtlarının da ondan eksik kalır yanı yoktu. Ailelerinin dertlerine, evin içindeki sıkıntılara, yetişkinlerin açıkça konuşmadıkları şeylere dahi şaşırtıcı bir aşinalıkları vardı.

Anne babaları tek kelime etmese bile bilirlerdi;

Aylık gelen faturaya mı dertleniyorlardı?

Bakkala ödenemeyen borca mı?

Kiranın yaklaşmasına mı?

Hatta yaşıtı arkadaşı Murat annesinin hangi kaşı kaldırdığında endişelendiğini veya üzüldüğünü, dudağının sol kenarını büktüğünde bir şeylerin yolunda gitmediğini bile öğrenmişti.

Belki de yoksul ailelerin çocukları, daha okula başlayıp okuma yazma öğrenmeden önce, yetişkinlerin duygularını okumayı öğrenmek zorunda kalıyorlar.

Tuğba yalnız değil. Türkiye’de onunla aynı yaşta, benzer kaygıları taşıyan binlerce çocuk var. Belki onlar da henüz okul başlamadan önce evdeki faturaların ne anlama geldiğini, anne babalarının ses tonundaki değişiklikleri ve “bu ay olmaz” cümlesinin ne demek olduğunu öğreniyorlar. Türkiye’de 2026-2027 eğitim öğretim yılında tahmini 1,2-1,4 milyon öğrenci ilkokula başlayacak. TÜİK’in 2025 verisine göreyse 0–17 yaş çocukların %36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında.

Yetişkinlerin duygularını bu kadar iyi okumaları bir yana, onlar hâlâ çocuktu. Deneyimledikleri stres ve ailelerinin sağlayamadığı fiziksel koşullar, henüz gelişmekte olan zihinleri ve bedenleri üzerinde çeşitli izler bırakıyordu.

Tuğba’nın da aralarında olduğu birçok mahalle arkadaşı; yeterli ve dengeli beslenememe, sağlıklı gıdaya erişimde yaşanan güçlükler ve uygun oyun alanlarının yetersizliği gibi koşullar nedeniyle çeşitli sağlık ve gelişim sorunlarıyla karşı karşıyaydı.

Geçen aylarda Tuğba, annesiyle birlikte gittiği bir diş randevusunda, sırasını beklerken diğer çocuklarla oynuyordu. Bir yandan oyun oynuyor, bir yandan da çevresindeki yetişkinlerin konuşmalarına istemeden kulak misafiri oluyordu.

Derken annesinin başka bir anneyle konuşurken söylediği bir cümleyi duydu:

“Yeterince sağlıklı ürünlerle besleyemiyoruz. Kendimizden kısmamıza rağmen bir çocuğumuza yetişemiyoruz.”

Tuğba’nın hayatının bir rutini olan yetişkinlerin ekonomik kaygısını duymak ve anlıyor olmak, küçük bedeni ve gelişmekte olan zihni için çok ağır geldiğini hissedebiliyor.

Çocukların, hem beslenme hem de tıbbi olanaklardan yeterince faydalanamayan yoksul ailelerin çocukları bilişsel ve gelişimsel geri kalma riski altında olmalarıyla beraber davranışsal ve duygusal açıdan da olumsuz etkiler yaşayabileceği; çocukların ailelerinin yoksulluğundan doğrudan veya aile içi sorunlara sebep olması bakımından stresli ortam deneyimleyerek büyümleri nedeniyle dolaylı olarak etkilendikleri bilinmektedir (Woody ve Hutchison, 2019).

Her çocuğun aynı sınıfta, aynı yerden başlayabileceği bir gelecek hayalimiz!

Yazar: Psk. Dan. Belgin Kılınç

 

Yorum Yapın